Tanımlanan Ne Demektir? Farklı Yaklaşımlar Üzerine Bir İnceleme
Tanımlamanın Bilimsel Yönü: Objektif Gerçeklik ve Kesinlik
Konya’da bir kafe köşesinde, kahvemi yudumlarken bir soru kafamı kurcalamaya başladı: Tanımlanan ne demektir? Hemen içimdeki mühendis devreye girdi ve analitik bir şekilde düşündüm. Tanım, bir nesne, kavram ya da olayın özelliklerini belirli, net bir şekilde ifade etmek demektir. Objektif bir gerçeği ifade etmeye çalışıyordur; matematiksel bir formüle benzer şekilde, her şeyin bir karşılığı, bir ölçütü vardır. Mühendislikte her şeyin sayısal bir karşılığı vardır, yani bir şeyin tanımı kesin ve ölçülebilir olmalıdır.
Tanımlama sadece bilimsellikten değil, aynı zamanda kesinlikten beslenir. Ne demek istediğimi biraz daha açalım. Mesela, bir “üçgen” dediğimizde, kafamızda belirli bir şekil belirir: Üç kenar, üç köşe… Bu özellikleri değiştirdiğimizde, artık bir üçgen değil başka bir şekil tanımlamış oluruz. “Üçgen” tanımının dışında hiçbir şey “üçgen” olarak kabul edilmez.
İçimdeki mühendis der ki: “Tanım, her şeyin sınırlarını belirler. Eğer bir şeyi doğru bir şekilde tanımlayamıyorsan, o şeyin varlığı bile sorgulanabilir.” Bu bakış açısına göre, tanımlar ne kadar net ve kesin olursa, dünyayı anlamamız o kadar kolaylaşır. Matematiksel denklemler bile tanımların doğruluğuna dayanır. Her şeyin bir ölçütü vardır. Bunu basit bir fizik deneyinde bile görebiliriz: Bir kütle, belirli bir ağırlıkta olmalı, bir hareket bir hızla gerçekleşmelidir.
Tanımlamanın Felsefi Yönü: Soyut Kavramlar ve Anlamın Derinliği
Ama sonra bir an durdum. İçimdeki insan tarafı hemen karşı çıktı. Tanım, yalnızca somut, ölçülebilir şeyler için mi geçerlidir? Bence tanım, bir parça daha derin olmalı, duyguları ve insan deneyimini de içermelidir. Örneğin, “sevgi” gibi soyut bir kavram nasıl tanımlanabilir? Tanımlanması çok zor bir şey değil mi? Çünkü sevgi kişiden kişiye değişir, farklı bağlamlarda farklı anlamlar taşır. Aynı sevgi, bir insan için içsel bir bağlamda derin bir anlam ifade ederken, bir başkası için daha yüzeysel bir anlam taşıyabilir.
Burada felsefi bir soruya varıyoruz: Bir kavramı tanımlamak, onu gerçekten anlamak mıdır? Herkesin sevgiye, mutluluğa, hayal kırıklığına dair farklı tanımları vardır. Felsefi açıdan bakıldığında, tanımlama bir anlam yansımasıdır ama bu yansıma her zaman doğruyu tam olarak gösteremez. Bir kavramın tüm anlam derinliklerini bir tanıma sığdırmak ne kadar mümkündür? Çünkü insanın iç dünyası, kelimelerle her zaman tam olarak ifade edilebilecek bir şey değildir.
İçimdeki insan böyle düşünüyor: “Tanımlar, duyguların ve insanların içsel dünyasının zenginliğini küçümseyebilir. Tanımlar bir tür basitleştirmedir; çünkü soyut şeyler çok daha geniş, çok daha derindir.” Hangi kelimeyle, hangi tanımla bir duyguyu ya da bir deneyimi tam olarak anlatabiliriz? Belki de duyguların gerçek tanımları, bizim onları hissettiğimizde fark edebileceğimiz şeylerdir.
Tanımlamanın Sosyal Yönü: Kültür ve Dil Üzerindeki Etkisi
Bir başka açıdan baktığımda, tanımlamanın kültürel ve dilsel bir yönü olduğunu fark ediyorum. Dil ve kültür, insanların anlamlarını ve dünyayı nasıl tanımladıklarını şekillendirir. Her dilin kendine özgü bir tanımlama biçimi vardır. Bir kelimenin anlamı, onu kullanan toplumun değerleri ve inançlarıyla biçimlenir. Hangi kelimenin ne anlama geldiği, bir toplumun nasıl düşündüğüne dair ipuçları verir.
Mesela, Türkçede “yazgı” kelimesi vardır. Fakat Batı kültürlerinde, aynı kavram bazen “kader” ya da “fate” olarak ifade edilir. Bu kelimeler arasındaki farklar, kültürel bakış açılarındaki derin farkları ortaya koyar. Eğer bir Türk, yazgısını konuşuyorsa, belki de hayatın ona dair sunduğu zorlukları ve yolları kabul etme biçimini anlatmak istiyordur. Batıdaki birinin kaderiyle ilgili konuşması ise, genellikle kişisel bir sorumluluk ve irade üzerinden gelişir.
İçimdeki mühendis buna karşı çıkar: “Kelimeler, kültürel anlamları kadar matematiksel olarak da kesin olmalıdır.” Ama içimdeki insan tarafı hemen devam eder: “Hayır, kelimeler, duyguların ve kişisel deneyimlerin bir parçası olduğunda, asla kesin olamazlar. Her birey, kendi dünyasında farklı bir tanım yapar.”
Tanımın Evrensel ve Kişisel Yönü
Sonuçta, “tanımlanan ne demektir?” sorusunun cevabı her iki bakış açısının arasında bir yerde gizli. Bir yanda mühendisliksel kesinlik, bir yanda ise insani derinlik var. Tanım, bazen çok net ve keskin çizgilerle ifade edilirken, bazen de ince bir anlam ayrımına sahip olabilir. Bu, insanın yaşadığı dünyayı anlamlandırma biçimine göre değişir. Her birey, farklı bir dünyada yaşar ve bu dünyada kavramlara dair farklı tanımlar yapar.
İçimdeki mühendis der ki: “Kesin olmalı. Her şeyin bir ölçütü olmalı.” İçimdeki insan ise şöyle hisseder: “Tanım, her zaman bir insanın bakış açısına, duygularına ve geçmişine göre şekillenir.” Bu yüzden, belki de tanımlamak bir sanattır, bir bilim değil.
Tanım, evrensel bir şey olabileceği gibi, kişisel bir yansıma da olabilir. Her durumda, bir kavramı tanımlarken, yalnızca kelimeleri değil, içsel dünyamızı da göz önünde bulundurmalıyız.